08 Aralık 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

İstanbul °
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
  • Canlı TV
  • Hava Durumu
  • Canlı Borsa
  • Eczaneler
  • Yazarlar
  • İddaa
  • Haber Gönder
a
ZWrf6.jpg
ZWYXI.jpg
Narin Demirci

Narin Demirci

26 Kasım 2021 Cuma

BU NASIL BİR ÖĞRETMENLER GÜNÜYDÜ?

BU NASIL BİR ÖĞRETMENLER GÜNÜYDÜ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir gün Mimar Sinan’ın eserlerinden birini yapan işçilerden bazıları hararetli bir şekilde Sinan’ın yanına gelir ve “Eserleri yapan, inşaatlarda çalışan biz olduğumuz halde neden yaptıklarımıza Mimar Sinan’ın eseri deniyor derler ve duruma itiraz ederler. Mimar Sinan bu itirazdan dolayı sorulan soru üzerine işçilerden birinden, iki yumurta getirmesini ister. İşçi yumurtaları getirmek için gider ve bir müddet sonra elinde iki yumurtayla gelir.

Sinan, çalıştıkları inşaatlara “Sinan’ın eseri” denmesine itiraz eden işçilere dönerek “Sizden bu yumurtaları üst üste koymanızı istiyorum” der. İşçiler evirir, çevirir ama yumurtaları üst üste durduramaz. Sinan yeniden “Var mı yumurtaları üst üste koyabilecek olan” der. Ancak işçilerden hiçbiri yumurtaları üst üste durduramaz. Sinan bu durum üzerine yumurtaları eline alır ve sonra parmağındaki yüzüğü çıkarıp iki yumurtanın arasına yerleştirir. Böylece iki yumurtanın üstü üste durmasını sağlayan Sinan, işçilere döner ve “İşte bu yüzden Sinan’ın eseri diyorlar” der.

Bu hikâyeyi yedinci sınıfta onun ağzından dinlemiştim. Asıl önemli olan şeyin düşünce ve fikir olduğunu anlatıyordu bize. Yıllar yılı aklımdan çıkmadı. Ne zaman, nerede büyük bir fikrin varlığına şahit olsam, aklıma hocamın anlattığı bu hikâye geldi. Belki de o gün sevmiştim onu. Belki de daha sonra. Belki Türkçeyi sevdirişini sevmiştim, belki de hayatın kilit noktalarına dair verdiği şifrelerle hayatın anlamını çözebilmeyi. Bilemiyorum. Ama sevmiştim işte. Çünkü o benim, benimle birlikte bütün sınıfın hatta bütün okulun hayatına ismi gibi kutlu, ismi gibi uğurlu bir ay gibi doğan Kutluay (Erdoğan) hocamdı.

Okul kapısından içeri girişini dört gözle beklerdik. Dersine girsin ya da girmesin okulun bütün çocukları başına üşüşürdü. Kendini sevdirmişti herkese. Zaten onu sevmemek mümkün de değildi. Tabii ben de sevmiştim. O kadar sevmiştim ki, Türkçe’den başka ders yokmuş gibiydi öğrencilik hayatımda. Türkçe benim favori dersim, ben de hocanın favori öğrencisi olmuştum. Sınıfta Türkçe dersinden en yüksek notu alan öğrenci ben olmalıydım. Öyle de oluyordu. Başarının sihirli anahtarının “sevgi” olduğunu o zaman anlamıştım. Hocamla aramızda sevgiden örülmüş öyle bir bağ vardı ki, kolay kolay çözülemezdi.

Bir gün tayininin çıktığını ve gitmesi gerektiğini öğrendim. Gideceği için bütün okul tarafından veda partisi düzenlenmişti ama bu bir veda partisi değildi aslında. Bir yastı. Sadece yas olduğunu kabullenmemek için parti kılıfıyla süsleniyordu. Biliyorduk. Ayrılmak istemiyorduk çünkü. Öğrencileri teker teker yolunu kesip “Gitmeyin hocam” diyordu ona. Sanki bir ben “Gitmeyin hocam” diyememiştim, Allah’a gece gündüz gitmemesi için yalvarırken ve bir mucize olmasını dilerken üstelik.

Veda partisi bittikten sonra Kutluay hocam herkesle vedalaşmak için sınıfa geldi. Kapıdan girdi, herkesle vedalaştı. Sonra da eline tebeşiri alıp tahtaya bir Ankara adresi ve telefon numarası yazdı. Yolu Ankara’ya düşen herkesi mutlaka beklediğini söyledi ve çıktı. Ay bizden yüz çevirmişti ve biz kapkara olmuştuk gamdan Mevlana misali. Çünkü bize ışığını yayan bir ay, kutlu bir ay gidiyordu. O çıktıktan sonra ayakta duramayıp sıraya öylesine kendimi attığımı nasıl unutabilirim? Gözlerim bahçesindeki arabasındaydı. Hocamı bir defa fazla görmek için gözlerimi arabasına dikmiştim. Birkaç dakika sonra arabasına yaklaştı ve her zamanki, kendine has tavrıyla bindi ve gitti.

Aradan aylar geçmişti ama elim bir türlü varmamıştı tahtada yazan telefon numarasını çevirmeye. Hocamı arayamamıştım. Kaç defa telefonun başına varıp da tuşlamadan kalktığımı hatırlamıyorum bile. Belki de onu tekrar yanımızda hissetmekten ve özlemekten korkuyordum. Bilemiyorum ama arayamıyordum. Yaklaşık on yıl sonra çevirdim telefonu. Annesi açmış, Kutluay hocanın Fransa’da olduğunu söylemişti. Birkaç yıldır orada hocalık yaptığını söylemiş geleceği zaman mutlaka bana haber verebileceğini söylemişti. Ve aylar sonra geldiğinde telefonla görüşebilmiştik hocamla. Yıllar sonra ilk defa sesini duymuştum. Bu inanılmaz bir şeydi. İnanamamıştım da zaten.

Heyecanla neler yaptığımı, hangi işle meşgul olduğumu, sınıftan görüştüğüm arkadaşlarımı, hocalarımı ve Kahramanmaraş’ı soruyordu. “Çok özledim” diyordu. Fotoğrafımız olup olmadığını sordu sonra. Tabii ki vardı. Elimde kendisiyle çekilmiş olduğumuz son hatıra kare vardı elbette. Ama ona şaka yollu “Hocam hayrola. Yıllar sonra arayan bu öğrencinizi tanımadınız da, tanımadığınızı söyleyemeyip fotoğraftan mı kim olduğumu çıkarmaya çalışacaksınız yoksa?” diye takılmıştım. O da “Seni unutmadım ki Narin” demişti. Bu cümle üzerine gönderdim. Fotoğrafı gördüğünde “Hey gidi günler” demiş ve çok beğenmişti. Üstüne söylediği tek söz ise “Beni her zaman böyle hatırla” olmuştu.   

Kahramanmaraş’ta çok fazla tanıdığı, çok fazla seveni olduğu için gelmesinin herkesi sevindireceğini söylüyordum. Gelmeyi çok istediğini söylüyor ama bir türlü de gelmiyordu. Ben sürekli gelmediğini ona hatırlatıp “Özledik hocam” dediğimde Ankara’ya davet ediyordu beni. Ben onu Kahramanmaraş’a, o da beni Ankara’ya davet edip duruyordu. Bu kısır döngü birkaç yıl böyle devam etti. Ben Ankara’ya gitmedim. O da Kahramanmaraş’a gelmedi.

Yine bir gün aradığımda sesi oldukça yorgun ve halsiz geliyordu. Merak etmemek, endişelenmemek elde değildi. Çok korkmuştum. Bir şey yok diyordu ama inanmıyordum. Epey sonra Ankara’ya gitmek istedim. “Hocam sizi görmek istiyorum. Yıllar oldu çok özledim” dedim. Kibarca reddetti. Çok şaşırmıştım. Yıllarca ısrarla davet eden kişi o değildi sanki. “O halde siz gelin” dedim ama işlerinin olduğunu, ilk fırsatta geleceğini söylemişti. İçim rahatlamıştı. Bu durum aylarca sürmüştü.

Artık ben aramazsam aramıyor, sormazsam sormuyordu. Sanki Kutluay hocam gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmişti. Değiştiğini düşünüyordum. Zaten hangi insan değişmiyordu ki? “İnsan değil mi? Herkes değişiyor. En sevdiklerin bile” diyordum içimden. Biraz kırgın, biraz da üzgün.   

Kendimi yenememiş, merakıma yenik düşmüştüm. Onunla aynı okulda çalışmış bir başka edebiyat hocalarımızdan birine sordum. “Kesinlikle görüşüyorlardır. Çünkü birbirlerini seviyorlar” diye düşünüp ona sordum ama Kutluay hocamın çok hasta olduğunu öğrendim. Bana hiçbir şey söylememişti, hiçbir şeyden haberim yoktu. Kendisi zaten aramıyor, ben aradığımda da telefonlarıma bakışı seyrekleşmişti.

Telefonumu açtığı bir gün yine yanına gelmek istediğimi söyledim. Ancak yine reddetmişti. Ben ısrar ediyordum, o sürekli reddediyordu. Birden hiç beklemediğim bir şekilde üslubunu sertleştirdi. “Hayır diyorum. Gelmeni istemiyorum. Beni bu şekilde görmeni istemiyorum. Beni o fotoğraftaki halimle hatırlamanı istiyorum” dedi ve daha fazla konuşamaya takati olmadığını söyledi. “Bedenler nedir ki hocam. Biz sizin ruhunuzu seviyoruz. Ne olur müsaade edin geleyim” desem de ikna edememiştim.

Artık telefonlarıma bakmamasına alışmıştım. Hergün aramış olsam bile aylarca telefonuna bakmadığı oluyordu. Yine son dönemlerde de aylarca telefonuma bakmamıştı. Arıyordum, arıyordum ama nafile. Açmıyordu telefonlarımı. Ta ki bu ‘24 Kasım Öğretmenler Günü’ne kadar. Rahatsız etmemek için aramamıştım bu kez. Mesaj atarak kutlamıştım öğretmenler gününü. Hatırladığımı ve unutmadığımı bilmesi yeterliydi. Mesajı gönderdim. Yaklaşık üç saat sonra Kutluay hocamdan cevap geldi. Telefonumun ekranında ismini görünce sevinçten aklım yerinden çıktı zannettim. Mesajı hemen açıp okumak istemedim. Çünkü alelade bir zamandı ve ben daha kendimle olduğum bir zamanda açmak, satır satır, hece hece sindirerek okumak istiyordum. Zira epey zaman sonra hocamla iletişim kurabilmiştim.

Yaklaşık yarım saat sonra mesajı açmaya hazırdım. Hocamdan gelen güzel sözleri okumak için sabırsızlanarak açtım mesajı ve okumaya başladım. Mesaj eşinden gelmişti ve hocamı bir yıl önce kaybettiklerini, telefonu kullanmadıklarını, sadece ara sıra baktıklarını yazmıştı. Bu mesajı okurken nasıl bir ruh haline girdiğimi, canımdan nasıl bir can yitip gittiğini, yaşarken nasıl da ölündüğünü nasıl anlatabilirim bilemiyorum.

Sen bir Türkçe öğretmenisin Kutluay hocam. Söyle bana. Söyle hangi şiir, hangi mısra getirir şimdi seni bana? Türkçe’nin hangi edebi türüyle haykırabilirim bu çaresizliği ve hangi sözcüklerle anlatabilirim içime çöreklenmiş bu sancıyı? Bir candan nasıl başka bir canın kopup gittiğini, yaşarken nasıl da can verildiğini söyle nasıl anlatabilirim hocam?

Devamını Oku

BAŞARISIZLIĞIN SIRRI

BAŞARISIZLIĞIN SIRRI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıl 1954. Bir kış günü ve hava oldukça soğuk. Yılbaşında aldığı Schwinn marka bisikletiyle Columbia Oditoryumundaki Lousville Home Show’a gider. Arkadaşıyla birlikte her yıl yapılan Kara Pazar’a katılırlar. Çünkü kendi deyişiyle bir çocuğu oraya en çok da çeşit çeşit bedava yemekler, patlamış mısırlar ve şekerler çekiyordur. Ancak bütün bu bedava yiyecekler ve eğlence neticesinde eve dönme vakti gelmiştir. Ancak çocuk, çıkışta bir bakar ki bisikleti yok. Çalınmış.

Çocuk bunu görünce o kadar çok üzülür, o kadar çok perişan olur ki; koşa koşa polise haber vermeye gider. Birisi, onu polis memuru Joe Martin’in bulunduğu spor salonuna yönlendirir. Bisikleti çalınan çocuk bir heyecanla Martin’in yanına koşar ve ona sinirli ve heyecanlı bir şekilde, bisikletini çalanlar yakalandıklarında onları bir güzel pataklamak istediğini söyler. Polis, bu çocuğa hırsızları yakaladıklarında onları pataklamak istiyorsa, öncesinde dövüşmeyi öğrenmesi gerektiğini söyler.

Bu öğüt üzerine küçük çocuk Martin’in spor salonuna yazılır ve boks yapmaya başlar. Hırsızların yakalanacağı ve onları döveceği günü hayal ederek bütün boş zamanlarını boks eğitimine ayırır. Spor salonuna herkesten önce gelip herkesten sonra gitmeye başlar. Çünkü hırsızların yakalandığı zaman onları dövmeye kendisini hazır hissetmeli ve bunu başarmalıydı.

Günler böyle birbirini kovalarken, çocuk iyi bir boksör olmayı kafaya koyar. Ancak spor salonunda ani ve sert yumruk atan Willy Moran isminde bir başka çocuk vardır. Bu arada bizimki, polis Martin’e bir mobilet almak istediğini söyler ve bu mobiletin hayaliyle ringe çıkar. Ringe çıktığında mobiletin hangi renk olacağını, sanki kırmızı olursa daha iyi olacağını düşünürken birden suratına ani bir yumruk yer ve yere yığılır. Kendi ifadesiyle “Gözlerim karardı. Nakavt olmuştum. Uyandığımda söylediğim ilk şey ‘Bana vurduğunda mobilet hangi yöne gidiyordu’ oldu. Dikkatini vermenin önemini işte o zaman öğrendim” der. Evet bu sözleri söyleyen tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Cassius Marcellus Clay yani Muhammed Ali’den başkası değildir.

Eğer Muhammed Ali, Columbia Oditoryumundaki Lousville Home Show’a gidip Kara Pazar’a katılmamış ve şansı yaver gidip (!) bisikleti çalınmış olmasaydı belki de bugün bir dünya şampiyonu olamayabilirdi. Keza boksa başladığı halde nakavt olup kendisini yere seren ve başarısızlığa uğratan o yumruk da dikkatin önemini kavrayıp, dünya şampiyonluğuna gidişinde önemli bir hamledir. Tıpkı Thomas Edison’un ampüle giden yolda 10 bin deneme yapıp, denemelerini de başarısızlık olarak değerlendirmeyip “Ampüle gitmeyen 9999 farklı yol buldum” demesi gibi… ve başarısızlığının sırrının başarı olması gibi

Devamını Oku

GÜZELLİK NEREDE?

GÜZELLİK NEREDE?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Zamanın birinde vaktini hayatın anlamını çözmeye adayan filozoflarla vakit geçirmekten ve onlarla konuşup tartışmaktan hoşlanan bir padişah vardır. Dost meclisi bir gün yine padişahın sarayındaki terasta böyle bir tartışma ortamındayken konu güzelliğin nerede olduğuna gelir. Bu sırada eve gelen konukların çocukları da bahçede oynamaktadır. Kendi terasından bahçede oynayan çocukları gören padişahın aklına bir fikir gelir ve hizmetkârını yanına çağırır. Ona elindeki kıymetli taşlardan oluşan bir taç veren padişah, tacı bahçede oynayan en güzel çocuğun başına takmasını ister.

Değerli mücevherlerden oluşan tacı alan hizmetkâr, konukların arasından süzülür ve çocukların oynadığı bahçeye doğru gider. Herkes heyecanla sonucu beklemektedir. Hizmetkâr tacı önce padişahın oğlunun başına takar. Taç padişahın oğluna yakışır ancak bir türlü hizmetkârın içine sinmez. En güzel yakışanı bulmak ister ve başka bir çocuğa takar. Bütün çocuklarda teker teker tacı denedikten sonra en sonunda bir köşede oturmuş olan kendi oğluna takar. Tacın çocuklar içinde en fazla ona yakıştığını gören hizmetkâr, çocuğu padişahın huzuruna çıkarır ve şunları söyler: “Padişahımız! İsteğiniz üzere tacı bütün çocuklarda denedim ve en çok bu çocuğa yakıştığını gördüm.”

Bunun üzerine hem padişah hem de misafirler gülmeye başlarlar. Çünkü terastaki herkes hizmetkârın oğlunun aslında çirkin olduğunu düşünmektedir. Kahkahalar havalarda uçuşurken padişah hizmetkârına yaklaşır ve kahkaha seslerine karışan sesiyle ona şöyle fısıldar: “Bana kesinlikle bilmeyi dilediğim bir şeyi söyledin. Çünkü güzelliği idrak eden kalptir.”

Devamını Oku

YİRMİ YIL SONRA GERÇEKLEŞEN DUA

YİRMİ YIL SONRA GERÇEKLEŞEN DUA
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yedinci sınıfa geçtiğim seneydi. İlkokulda tek öğretmenin bütün derslere girmesinden sonra ortaokula geçtiğimizde farklı bir durum, farklı bir heyecan yaşıyorduk hâliyle. Her derse farklı öğretmen giriyordu ve biz bu durumdan oldukça memnunduk. Çünkü her derse farklı öğretmen geldikçe derslerden sıkılmıyor, hatta bazen çok eğlenceli zamanlar geçiriyorduk. Orta birinci sınıfta derslere farklı öğretmenlerin gelmesine alıştığımız için orta ikinci sınıfa geçtiğimizde yine bir heyecan sarmıştı bizi. “Acaba bu yıl hangi öğretmenler girecek dersimize?” diye merak etmeye başlamıştık. Biz merak ededuralım, okulun içini bir söylenti kaplamıştı. Söylentiye göre şehir dışından gelen yeni bir öğretmenimiz olacaktı ve Türkçe dersimize girecekti.

Ders programımız belli olduktan sonra sınıf olarak heyecanla şehir dışından gelen yeni öğretmenimizi beklemeye başladık. Biz “Nasıl biri acaba? Sevebilir miyiz?” diye düşünürken Türkçe dersi gelip çattı. Kutluay (Erdoğan) hocanın sınıftan içeriye girmesiyle birlikte aslında bir güneş doğmuş üzerimize ama biz aynı gün bilemedik tabii bunu. Gün geçtikçe, zaman ilerledikçe fark ettik. Herkes onu seviyor, gördüğünde mutlu oluyordu. Arabası okul kapısından girer girmez bahçede olan bütün öğrencileri başına toplanıyordu. “Arabasının çadırını çekmek için öğrenciler birbiriyle yarışıyordu” dersem gerçekten abartmış olmam. Çünkü Kutluay hoca çadırı çekerken öğretmenine yardımcı olamadığı, çadırın ucundan tutamadığı için üzülen öğrenci sayısı az değildi. Hocam öğrencilerin o hâlini gördüğünde, “Tamam yarın da seninle çekelim üzülme” derdi. Bu bile bizim için muhteşem bir duygu idi. Bütün okul seviyordu onu. Aslına bakarsanız oldukça sert bir hocaydı, dersinde asla taviz vermediği prensipleri, kesin ve keskin çizgileri vardı. Bir ödev vermişse o ödev mutlak suretle yapılmalı, bir araştırma konusu söylemişse muhakkak araştırılmalıydı mesela. Ötesi yoktu. Derste taviz vermemesine ve hatta çok sert bir hoca olmasına rağmen herkesin sevgisini kazanan bir insandı.

Tabii Kutluay hocayı sevenler içerisinde ben de vardım. Disiplini, prensipleri, yaptığı işe olan saygı ve sevgisi, öğrencileri için canhıraş çalışması beni de çok etkilemiş ve çok sevmiştim. O kadar çok sevmiştim ki; dersinden en yüksek notu ben almalı, sorduğu her soruyu bilmeliydim. En önemlisi de dersindeki en çalışkan öğrencisi ben olmalıydım. Bunun için eve her gelişimde Türkçe çalışıyordum. Okuldan geldiğim gün dersi tekrar ettiğim yetmiyormuş gibi sürekli hikâye kitabı okur gibi sık sık göz gezdirip tekrar tekrar okuyordum işlediğimiz konuları. Bu da beni konuya o kadar hâkim yapıyordu ki, aklıma türlü türlü sorular geliyor ve hocaya soruyordum. Çılgın gibi merak ve öğrenme arzusu işlemişti içime. Bu durum da hocanın hoşuna gitmeye başlamış ve dönemin Türkçe dersinin favori öğrencisi olmuştum. Evet artık hiç kimse Türkçe dersinde benden daha yüksek not alamıyordu. Hocam beni, ben de hocamı çok seviyordum. Bu sevginin başarıya götürdüğünü gördükçe daha da çok seviyordum onu.

Koca bir eğitim yılı böyle geçti. Koca bir yıl diyorum ama sanki bir gün gibi kısa sürmüştü. Heyecanla orta üçüncü sınıfı bekliyorduk. Ben orta üçüncü sınıfta Türkçe dersinde hangi konuları işleyeceğimizi bile araştırıyor, ön bilgim olsun da, daha başarılı olayım diye uğraşıyordum. Sonunda okulların açılacağı gün geldi çattı. Okula gittik. Yine bir söylentidir dolaşıyor ortalarda. Neymiş efendim, Türkçe dersimizin hocası değişmiş. Artık dersimize Kutluay hoca girmeyecekmiş. İnanmadım tabii. Böyle bir şeye inanılır mı hiç? O yüzden ben de inanmıyordum. “Görürsünüz gelecek” diyordum ki, sınıfın kapısından içeri girdi hocam. Bu nasıl bir sevinçti şu an bile izah etmekte güçlük çekiyorum ve edemem de zaten. Buluttayım desem değilim, okyanus serinliğindeyim desem o da değil. Böyle ayağın yerden kesilmiş de, kuyruklu uçurtmanın üzerinde kuşlarla cıvıldaşıyormuşsun gibi bir duygu idi. Uçuyordum sanki mutluluktan. Ayaklarımın yere bastığını hissetmiyordum.

Kutluay hoca öğretmen masasına geçti. Ama ders işlemedi. “Ben gidiyorum çocuklar” dedi. O an başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldum. Öyle bir yanma ki, bütün hücrelerine işlemiş derin bir çaresizlik hissi gibi. Berbat bir duygu idi. Sustum, konuşamadım. Tek kelime çıkmıyordu dilimden. Sınıfta benden daha cesaretli arkadaşlarım vardı. Onlar “Neden hocam? Bizi bırakmayın” gibi şu an hatırlayamadığım bir sürü şey söylediler. Sadece, önüne gelene sataşan hayta bir çocuğun, “Bana bu zamana kadar kimse söz geçiremedi, kimseyi dinlemedim hocam. Siz hariç. Beni siz adam ettiniz. Gitmeyin” dediğini hatırlıyorum cümlesi cümlesine. Sırf bunu söylediği için o çocuğa bile saygı duydum hep yıllar sonra bile. Ancak hocanın tayini çıkmış Ankara’ya. Gitmek mecburiyetinde olduğunu söyledi. Hem bizim sınıfta hem de okulda tam bir yas, tam bir matem havası vardı. Zihnimden asla silinmeyecek bir kareydi. Hâlâ da silinmedi.

O gün eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Yalnızca o gün hiç kalkmamak üzere yatışım ve ancak ertesi gün okula gitmek için kalkışım var hafızamda. Okula gittiğimde hummalı bir çalışma olduğunu gördüm. Hoca için yapılmış güzel bir organizasyon vardı. Okul idaresi ve öğrenciler onun için küçük bir veda organizasyonu hazırlıyorlardı. Fakat ben kutlamaya katılmadım. Bahçede gezinmeyi tercih ettim. O ortamda bulunmak içimden gelmiyordu. O gün son görüşümüzdü onu. Geriye ise sadece aynı gün çekilmiş olduğumuz bir kare fotoğraf kaldı bize.

O günden sonra gücendim Türkçe derslerine. Edebiyata küstüm ve hiç Türkçe dersine çalışmadım. Orta üçüncü sınıfa geçmiştim ama ben orta ikinci sınıfta Kutluay hocadan öğrendiklerimle yetiniyor, sınavlara öyle giriyor ve hiç ders çalışmıyordum. Karşımda bir başka edebiyat öğretmeni görmeye dayanamıyordum. Edebiyat çalışmak hatta derslerine bile girmek istemiyordum. Sadece mecburiyetten bulunuyordum derslerde. Bütün bir yılı Türkçe dersi çalışmadan, önceki öğrendiklerimle yetinerek bitirdim.

Liseye başlamıştım artık. İngilizce hazırlık sınıfındaydım. Diğer derslere katılımım iyiydi ama edebiyat dersinde sadece uyumak istiyordum. Her ders bana Kutluay hocayı hatırlatıyordu çünkü. Edebiyat ders saati geldiğinde başımı sıraya koyuyor ve dünyayla bağlantımı kesiyordum adeta. Bir gün yine edebiyat dersinde başımı sıraya koymuş uyukluyordum. Birden saçımı okşayan bir el hissettim başımda ve uyandım. Edebiyat hocam Ahmet Yüzeroğlu idi bu. O kadar ince, o kadar kibar bir beyefendiydi ki, karşısındaki insanı incitecek diye ödü kopardı. O tedirginlikle “Neyin var kızım? Neden yazmıyorsun?” dedi. Afallamış, ne diyeceğimi bilememiştim. Ben şaşkınlık içindeyken hocanın, “Hasta mısın yoksa?” diye sorması can simidi gibi oldu bana. Bahanem “Hastayım hocam” oldu. O an saygısızlık yaptığımı fark ettim ve defteri açıp tahtadakileri yazmaya yeltendim. Ama hocam hafifçe defteri kapattı ve “Hastasın kızım sen. Sonra arkadaşlarından alır yazarsın. Şimdi yorma kendini” dedi. Hasta değildim fakat güzel bir insanı kandırmış olmak, üstelik onun da hâlâ nazik ve kibar davranması beni o kadar utandırdı ki, şu an bile o mahcubiyeti iliklerime kadar hissediyorum.

Bir sonraki edebiyat dersinde herkesten önce açtım defterimi. Derse hazırdım. Saygısızlık yapmaktan imtina ediyordum ki, hocam derste “Nasıl oldun kızım? Daha iyi misin? İyi değilsen sonra yazarsın. Şimdi dinlen” dedi. Ama ben o kadar kibar bir insana karşı tekrar aynı şeyi yapmak istemiyordum. “Gayet iyiyim hocam. Devam edebilirim derse” dedim ve ondan sonra edebiyat derslerinde hiç uyuklamadım.

Sürekli okulun kütüphanesinde olurdu Ahmet hocam. Hem orayı baştan sona düzenler, hem de sürekli orada vakit geçirirdi. Bir gün kütüphaneye uğradığımda elime bir kitap tutuşturdu. Kitabın ismini şu an hatırlayamıyorum ama Halide Nusret Zorlutuna’nın bir kitabıydı. Okumamı ve okuduktan sonra tekrar kendisine getirmemi istedi. Yaklaşık bir hafta sonra kitabı götürdüm ve hocama teslim ettim. Kitabı ona uzattığımda bana, “Bu kitapta bir şey dikkatini çekti mi kızım?” diye sordu. “Hayır hocam” dedim. “Bak ve bir düşün bakalım” dedi. Uzun uzun kitaba baktım ve “Bilemedim hocam. Nedir?” diye sordum. “Kitabın kapağındaki fotoğrafı sana çok benzetiyorum ben” dedi. Kitabın kapağında yazarın boylu boyunca fotoğrafı yer alıyordu. Meğer o kitabı rastgele vermemiş bana. “Evde ilk kompozisyon yazılı kâğıtlarınızı okurken, yazını çok beğenmiştim. ‘Kim bu?’ diye merak etmiş, ismini aklıma mıh gibi çakmış ve sınıfta notlarınızı okurken kâğıdın sahibinin sen olduğunu öğrenmiştim. İnşallah günün birinde senin de bir kitabın çıkar ve tıpkı Halide Nusret Zorlutuna gibi kitabının kapağına fotoğrafın basılır” dedi gözleri parlayarak. İçimden çok güldüm tabii. Yazarlık kimdi, ben kimdim? Yazı çizi işleriyle hiçbir ilgim yoktu ki yazar olaydım. Aklımın köşesinden bile geçmeyen bir durumdu bu ve pat diye böyle bir şey söylüyordu hocam. Neden böyle bir şey söylediğine de anlam verebilmiş değildim üstelik.  

Aynı yıl dayım, işyerinde fazla olan ajandalarından getirmişti eve. İçerisinde işle ilgili yazılmış birkaç satır haricinde hiçbir şey yoktu. Bomboştu. Epeyce bekledi bir yerlerde ama ajandayı gördükçe bir şeyler karalamak istiyordum. Alfabeyi yeni öğrenen öğrencilerin harfleri çizdiği gibi ben de minik minik şiirler karalıyordum. Bir, iki, üç derken kabarıyordu şiirler. Nereden bilebilirdim ilk derecemi ‘ikincilik’ olarak lise ikinci sınıftayken şiir dalında alacağımı. Sonra kompozisyon dalına il birincisi olacağımı. Böyle böyle ufak da olsa yazılar yazmaya başlamıştım. Lise mezuniyetinin hemen ardından da gazeteciliğe başlamıştım ki, işim gücüm yazı yazmak olmuştu artık. Sanki efsunlu bir el saçlarıma dokunmuş ve beni yeniden edebiyatla barıştırmıştı. İşte o el, edebiyat hocam Ahmet Yüzeroğlu’nun eliydi. Adeta dersten kaçmak için uyukladığım o gün başımı okşarken, kalbimin edebiyata kırık yerini de tamir etmişti. Gandhi diyor ya, “Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.” Belli ki dua niyetine geçen bir arzuydu hocamınki de. Beni yazar olarak görmeyi o kadar çok arzu etmiş olmalı ki, kalbinden geçen bu arzu, bugün ellerine ulaştı ve kendi şiirlerimden ve röportajlarımdan oluşan “Narince” isimli çift yönlü kitabım tek kitap olarak hem okuyucularımıza hem de hocamıza ulaştı.  

Selam olsun hocam! Selam olsun yüreğinize…

Öğrenciniz Narin’in kitabı yirmi yıl sonra ellerinizde…

Devamını Oku

BİR ÜSLUP YOLCULUĞU

BİR ÜSLUP YOLCULUĞU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir yolculuk…

Evet. Bir yolculuk hatırlattı bana yıllar önce etkisinde kaldığım bir hikâyeyi…

Hikâye şöyleydi…

Rivayet odur ki, Peygamber Efendimizin torunları Hasan ile Hüseyin bir gün yanlış abdest alan yaşlıca bir adama denk gelirler. Ancak kendileri çocuk yaşta iken yaşlı adama yanlışını söylediklerinde onun kırılacağını, incineceğini düşünürler ve onu kırmayı, utandırmayı asla akıllarından dahi geçirmezler. Akıllarından böyle bir şey geçirmesine geçirmezler de, doğruyu da bir şekilde anlatmaları gerektiğini düşünürler. Bunun için iki kardeş, yaşlı adamın yanına gelirler ve ona, “Efendim! Biz henüz çocuk sayılırız. Şuradan abdest alırken başımızda dursanız da yanlışlarımızı söyleseniz olur mu?” diye sorarlar. Yaşlı adam memnuniyetle bu teklifi kabul eder ve Hasan-Hüseyin kardeşler abdest almaya başlarlar. Yaşlı adam abdest alan kardeşleri dikkatlice izler ve asıl yanlış abdest alan kişinin kendisi olduğunu fark eder.

Söz, üslup, tavır ve davranış bazen ne dediğinizden çok daha önemlidir. Hani derler ya, yanlış üslup doğru sözün katilidir diye. Ki üslup denilen şey okul sıralarında, üniversite amfilerinde, doktora tezlerinde öğrenilmiyor. Bazen yolculuk yaptığınız bir minibüsün şoför koltuğunda bulunabiliyor. Ben de son yaptığım yolculuktaki bir anımı paylaşmak istiyorum sizlerle.

Aşağılanmaktan yorulmuş bir yüzü vardı şoförün. Sadece yüzüyle değil sözleriyle de dile getiriyordu bunu. Dinliyordum sadece… “Yanıma oturup şoför olduğum için tepeden bakan çok insan taşıdım şehirden şehire” diyordu. Şoförlük yaptığı için aşağılandığını düşünüyordu. “Ama severek yapıyorum işimi” derken ses tonundaki şiddeti inanın abartmıyorum. Yol boyunca dinledim bütün anlattıklarını. Bıkmadan… Usanmadan…

“Aşağılandım ama aşağılamadım kardeş” diye başladığı ve bana yukarıdaki hikâyeyi hatırlatan kendi yaşadığı hikâyesini şöyle anlattı: Üstelik benim yıllar önce etkilendiğim o hikâyeyi hatırlayacağımı bile kestiremeden…

“Hergün yüzlerce insan taşıyorum bir şehirden diğer şehire. O kadar çok insanla muhatap oluyorum ki artık insanları neredeyse yüzlerinden, bakışlarından tanıyacak hâle geliyorum. Bir gün bir genç geldi. Hırsızlık yapan bir gençti. Herkes tanıyordu. Arkadaşlarım o genci araca almamı istemediler. Çünkü ya paramızı alacaktı ya da telefonumuzu. Mutlaka bir şey götürecekti. Sırf o niyetle yolculuk yapan insanlar var inanın. Arkadaşlarım o genci araca almamam için ne kadar ısrar etseler de ben yine de aldım. Koltuğa oturduğunda direksiyonun yanında duran telefonumu ona özellikle gösterdim ve ‘Bak kardeşim! Bu telefonum sana emanet. Sakın kimseye çaldırma olur mu? Gözüm arkada kalmasın’ diyerek işimi halletmek için araçtan indim. Herkes onun telefonu alıp gideceğinden emindi. Bilemiyordum tabii. Gidebilirdi de. Epey bir zaman sonra aracın hareket saati gelmişti. Ben de işlerimi bitirip döndüm. Ve döndüğümde telefonu yerinde bulamadım. Telefon yoktu. Şöyle bir etrafa baktım ki, telefon gencin ellerinde. Sıkı sıkı tutuyor telefonu. ‘Ne yapıyorsun? Neden öyle telefonu eline almış sıkı sıkı tutuyorsun?’ diye sordum. ‘Abicim. Birisi çalmasın diye tutuyorum’ dedi.

İşte yaşanan böyle bir hikâyeyi dinledim dün. İyi ki de dinledim.

Ne diyordu Bizim Yunus…

Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı.

Bazen yanlış bir üslup, doğru bir sözün katilidir zira.

O yüzden sen üniversitelerde profesör unvanını almamış olsan da, üslup makamının zirvesine ulaşmışsın güzel insan.

Ve araçtan inerken seslendi bana.

“Kardeşim ismin nedir?”

“Narin” dedim.

“Hiç duymamıştım ne güzel isimmiş. İsminle yaşa” dedi.

“Teşekkür ederim abicim. Sizin isminiz nedir?” diye sordum.

“Ali” dedi.

Kimbilir belki de söz ilmini, üslup ilmini, iletişim ilmini bilene de en güzel Ali ismi yakışırdı. Ne dersiniz?

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.