DOLAR

16,9825$% 0.9

EURO

17,4660% -0.53

STERLİN

20,3394£% -0.28

GRAM ALTIN

964,44%-1,34

ÇEYREK ALTIN

1.586,00%-0,56

TAM ALTIN

15.691,78%-0,49

ONS

1.767,00%-2,24

BİST100

2.371,25%-1,44

BİTCOİN

343892฿%3.29157

a
alan18-kopya
alan15-kopya
Narin Demirci

Narin Demirci

30 Haziran 2022 Perşembe

ELVEDA BONCUK GÖZLÜ ŞAİR “CÜNEYT ARKIN”

ELVEDA BONCUK GÖZLÜ ŞAİR “CÜNEYT ARKIN”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“1937’de doğdu

Beş yıl sonra bozkırda

Babasının yanında çoban oldu

Öksüz kuzuları sevdi, köpeğini, eşeğini

Güneşin soğuktan bağrı yanık

Kara kuru yoksul

Ama sonsuz hür bir çocukluğu oldu

Gençliğinde hiçbir kızın elini tutmadı

Ve bir gün doktor oldu

Sonra artiz

Malın gözüydü artık

Nice kadınlar sevdi

Hiçbiri yoktu

Çünkü onları öpmüyor

Karate yapıyordu

Yüzlerce film, o kadar köfte

Hayatı boyunca ‘nayır’, ‘nolamaz’ dedi

Geçenlerde öldü

Reklam filmi çekerken”

O, kendi kendisini anlattığı bu şiirinde de bahsettiği gibi bir bozkır çocuğu. Ancak yüreğinin topraklarına çeşit çeşit yetenekler ekmiş bir sanatkâr. Yüreğini bozkır ve çorak bırakmamış, ekmiş, biçmiş, yeşertmiş. Türlü türlü yemiş üretmiş ve derdi, davası hep memleket olmuş, vatan olmuş. Aktörlüğünü de şairliğini de memleketine yontmuş. “Memleketim” diye seslenmiş “Memleketim” diye içlenmiş. Sonra bir başka dizelerde şöyle devam etmiş;

“Memleketim

Türkiyem

En korkunç eşkıya olarak yemin ettim

Amerika, mamarika

Daha ne kadar düşman varsa

Mesela medya

Sizlere çiçeklerimi çiğnetmeyeceğim

Çünkü benim her çiçeğim bir memlekettir”

Diyorum ya, bozkır topraklarda doğmuş olsa da yüreğinde sanatla birlikte güzellikler yeşerten bir insan o. Bazen şiirlerinde buğdaylarla birlikte ölen, bazen de aynı şiirin bir başka yerinde memleket türküsüyle vücuda gelen; ara sıra bozkırın üstündeki bulutlara, başka bir zamanda da yiğit atlara binen ve şiirlerde ağlayıp şiirlerde umut eden bir insan hem de.

“Karayel kavurup öldürdüğünde buğdayları

Ben de ölürdüm

Bahar gelip hayat verdiğinde bozkıra

Bir memleket türküsü olurdum

Yağmur yağdığında tarlalara

Doya doya yağmuru içerdim

Bulutlar bozkır göğünde uçuşurken

Üstlerine biner

Bembeyaz yiğit bir at

Masallara uçardım

Dağlarda çoban ateşleri yandığında

Baştan aşağı bir eşkıya

Zalimlerin korkusu olurdum

Nerede bir bebek doğsa

Adını ben koyardım

‘Memleketim’”

Çobanlıktan doktorluğa, doktorluktan film yıldızlığına uzanan bir çizgide güzel bir insan olarak kalmak, kendi doğruları içinde eğilmeden, bükülmeden dik durarak bir ömür yaşamak. İşte bu her yiğidin harcı değildir. Yüzlerce yeşilçam filminde hep bir kahramandı o. Bir babayiğitti. Kimi zaman ‘Kara Murat’, kimi zaman ‘Battal Gazi’, kimi zaman da ‘Malkoçoğlu’ydu. Ancak o gerçek kahramanlığı ve gerçek bir Malkoçoğlu olmayı şöyle anlatıyor;

“Bana diyorlar ki, “Sen Malkoçoğlusun”. Kahraman. Kahraman nedir ya? Vallahi, Türkiye’de evine alın teriyle, namusuyla ekmek götürüp ailesini doyuran her ana-baba kahramandır. Bu çok önemli. Ana-babanın bir diğer şerefli görevi de çocuklarına en iyi eğitimi vermek. Ben o işi yaptığıma inanıyorum. Ondan sonra ne halt olurlarsa olsunlar. Biri artist olur, biri artiz olur, hiç karışmadım.”

Böyle söylüyor, böyle tanımlıyor gerçek kahramanlığı. Nasıl olur da, “Gerçek bir kahraman, gerçek bir babayiğit” demezsin ki onun için. Şiir gibi yaşadı hayatını. Çünkü o çok güzel bir şairdi. Tıpkı bir başka güzel şair Ahmet Selçuk İlkan’ın, “Şairler kahraman­lardır. İnsanların düşünemediğini, söyleyemediğini, cesaret edemediğini dünyada en önce şairler söylemiştir. Marşları da, savaş­ları da, zaferleri de yazan şairlerdir” dediği gibi. Gerçek bir kahramandır Cüneyt Arkın da. Mavi gözlü bir Kara Murat, davasına kara sevdalı bir dilaver.

Ulvi davaların adamı. Her türlü sömürünün ve emperyalizmin karşısında dimdik durmak; kişiliğini ve sanatını hiçbir şeye ve hiçbir kimseye peşkeş çekmemekti içindeki kutsallardan biri de. Dizeleri bile başkaldırıyor emperyalizme. Bütün dünyayı bombalara boğsa da, o bombaların bir çiçeğin güzelliğine yenileceğini anlatıyor şiirlerinin birinde.  

“Kocaman Amerika

Baştan aşağı bomba

Yok etti şehirleri, insanları

Yaşlıları, çocukları

Dağları, nehirleri

Kuşları, böcekleri

Çiçekleri

Lakin adalet bu

Göremedi

Uzak bir dağın

Uzak bir yerinde

Yeniden açan bir kır çiçeğini”

İnsanlık onuru, umut, hürriyet ve ekmek kokar bütün mısraları. Vatan kokar buram buram. İnsanca yaşamaktan, bunun yolunun da kucaklaşmaktan geçtiğine dem vurur. Ilgıt ılgıt Anadolu eser hecelerinde ve herkes Anadolu’yu görür o şiirlerin çehlerinde. Mesela şöyle seslenir memleketinin insanına şairce;

“Ne kadar sıkı tutarsan amacını

Kardeşinin göğsünde tutar gibi

Çoğalır, çoğalırsınız

Ekmek ve hürriyet gibi

Kutsaldır hakkını isteyen insan

Kutsal ve helal

Alın teri

Ne zamanki yürürsünüz bu uzun yolda

Çoğala çoğala

Kucaklaşmış tek vücut

Tek hedef

İnsanca yaşamak

Vatanda

Vatanseverler

Güzel bir dünya bırakırsınız

Çocuklarınıza

Ekmek ve hürriyeti

Çoğalta çoğalta”

Bütün bu güzel hasletlerle dünyanın kurtarılacağına inanırdı. Çünkü zaten ‘Dünyayı Kurtaran Adam’mımız değil miydi o? Hâl böyleyken dünyayı kurtarmanın da şifresini veriyordu bir şiirinde yine;

“Ben kurtardıysam dünyayı

Sen de yapabilirsin arkadaş

Dert etme

Gülümse

Güller açsın yüzünde

Umudu yaşatmaktır yeryüzünde

Her gülümseme”

“Ben kurtardıysam dünyayı sen de yapabilirsin” diyor. Kendi içine yöneltiyor insanı ve kendi içindeki cevheri görmelerini umuyor. “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” der gibi haykırıyor şiirlerinde. Kendisi herkesin kahramanı olsa da, “Benim kahramanım Türk halkıdır” diyor ve bu sözünü bile şu şekilde şiirleştiriyor önsöz olarak kaleme aldığı bir kitabında;

“Evet, benim kahramanın Türk halkıdır

Çünkü arif bir halktır

En zor şartlar altında mucizeler yaratır, yaşar

Açlık sınırı altında bile yaşar

Borç batağında yaşar

Soygun, talan, yalandan nefret eder

İnsanın içini temizler, adam eder

Yüreğiyle anlar, zorlukları yener

Tarih boyunca köle olmamıştır

Her türlü hürriyetsizlikten nefret eder

Ruhu bağımsızdır” 

Şiiri sadece dizelerde yaşayan bir şair değil üstelik o. Onu bütün damarlarında hisseden ve hissettiren bir şair. Günlük konuşmasında bile kelimelere ustaca hâkim oluşuyla, insanlara adeta ‘şiir dinliyorum’ izlenimi oluşturan bir şair. Çünkü sözcüklerin de kahramanı o. Bu örneğe çok net şahit olabileceğimiz katıldığı bir televizyon programında diyor ki;

“O günlere, o koyun güttüğüm

Çobanlık ettiğim günlere dönmek isterim

Yani gece boyunca gidiyorsunuz

Koyunlar otluyor

Otları koparma sesleri geliyor

Ara sıra bir kuş ötüyor

Yuvaya eşini çağırıyor

Uzaktan bir köpek uluması

Sonra gecenin tuhaf sessizliği

O karanlık, hafif morumsu

Yürüyorsunuz, çiy yağmış

Buraya kadar ıslanıyorsunuz

Sabaha karşı doyuyor, uzanıyor

Ben de tarlaya, toprağa uzanıyorum

Şöyle bir kesek

Toprak parçası yastık gibi

Başımı koyduğum zaman

Dünyanın en güzel uykusunu uyuyordum”

Cüneyt Arkın’ın bir şiiri desem yalan olmaz bu ifadelere. Ancak bu bir şiir değil. Katıldığı televizyon programında çobanlık yıllarını anlatırken ki konuşmasından aldığım bir kesit sadece. Anlatımı şiir gibi, yaşantısı şiir gibi, sevdası, davası şiir gibi bir adam. Şiiri sadece yazıp bırakmayan, aynı zamanda hayatının her alanına yayan bir adam. Şiirin o vakur duruşunu üzerinde taşıyan ender bir şair. Türk şiirinin Kara Murat’ı. Çünkü o, yağızlığı ve dik duruşunu şairliğiyle bütünleştiren hakiki bir kahraman.

Hecelerin, dizelerin, mısraların tükendiği yerden bir şair gönlüyle sesleniyorum şimdi:    

Elveda sana Türk şiirinin Kara Murat’ı

Yeşilçamın Malkoçoğlu’su, Battalgazi’si

Tıp dünyasının aktör hekimi

İnsanlığımızın efsane karakteri

Mekânın cennet, yattığın yer pirüpak olsun

Elveda mavisiyle sonsuzluktan haber veren

Boncuk gözlü şairim elveda…

Devamını Oku

GEÇ KALDIK

GEÇ KALDIK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geç kaldık birbirimize sevdiğim. Çok geç kaldık. Ne bilirdim bir gün çıkıp da, yorgun sokaklarıma ayak basacağını? Adım adım o sokakların ıslak taşlarında, benden bir iz arayacağını. Bilseydim idam mahkûmu şiirlerimin her mısrasında, her dizesinde ve her hecesinde figan eder miydim? Yağlı urganları bir bir geçirir miydim boynuma?

Sana çıkar diye ve sana çıkması umuduyla çıplak ayaklarla koşar mıydım her yolda? Derimi parçalayıp feda eder miydim hançer gibi saplanan hoyrat dikenlere? Ve onca acıları, can çekişleri reva görür müydüm kan revan içinde kalan bedenime? 

Belki de teker teker hepsini okşardım bütün dikenlerin. Kimbilir? Belki de seni bana getiren yolların üstünde diye tek tek öperdim hepsini. Okşardım şefkatle, merhametle. Ve barışırdım tekmil kâinatla, haklı haksız ne varsa. Bütün çiçeklerini toplardım yeryüzünün. Ve bir daha, bir daha ekerdim rengârenk çiçek tohumlarından. Kocaman bir çiçek bahçesi yapardım yangın yerine dönmüş bu dünyadan. Bal böcekleri için dua ederdim. Ve kuşlara avcumdan buz gibi sular ikram ederdim.

Severdim işte her şeyi. Daha çok, daha bir başka severdim. Nefretten bile nefret etmezdim ki. Güler geçerdim inan ki. Tebessüm ederdim her şeye. Usul usul can versem de “sen” diye diye, içten içe seviniyor olurdum, varacağım menzilim sen olacaksın diye.

Devamını Oku

ÂLİMLER DE CAHİLDİR

ÂLİMLER DE CAHİLDİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Ormanda büyüyen adam azgını

Çarşıda pazarda seyran beğenmez

Medrese kaçkını softa bozgunu

Selam vermek için insan beğenmez” 

Böyle söylüyor dizelerinde Âşık Seyranî. Ve sanki Seyranî’nin bu dizelerinin hikâyeye bürünmüş hâli gibi Hazreti Mevlana da Mesnevi’sinde bir nahiv (söz, dilbilgisi) âlimi ile bir gemicinin hikâyesinden bahseder. Zamanın behrinde bir nahiv âlimi gemiye biner. Kendini beğenmiş, kibirli âlim gemiciyle sohbet ederken, “Hiç nahiv okudun mu?” diye sorar. Gemici, “Okumadım” cevabını verince nahiv âlimi, “Ömrünün yarısı heder olmuş” der. Bu sözlerden gemici çok incinir, kalbi kırılır hatta kızar ama o sırada sesini çıkarmaz ve cevap vermez. Bir süre sonra rüzgâr gemiyi bir girdaba sürükler. Gemici yüksek sesle nahivciye sorar, “Hoca! Söyle bakalım, yüzme bilir misin?” Âlim, “Bilmem” deyince gemici, “Ey nahvi! Ömrünün tamamı heder oldu. Çünkü bu gemi girdaplarda batacaktır” der.  

Küçücük bir kıssadır aslına bakarsanız Mesnevi’de bahsi geçen bu olay. Ancak ihtivası oldukça derin. Çünkü hayatımızın her noktasına nüfuz etmiş bir durumu ele alıyor, anlatmaya çalışıyor. Şöyle ki; evden dışarıya adımınızı attığınız anda başlıyorsunuz Mevlana’nın kıssasıyla ve Seyranî’nin dizeleriyle yüzleşmeye. Mesela bir otobüse biniyorsunuz şoförün, bankaya gidiyorsunuz gişe memurunun, hastaneye gidiyorsunuz doktorun ya da hemşirenin kaprisinden geçemiyorsunuz maalesef. Tıbbi terimleri bilmediği, anlamadığı için aşağılanan hastalar görüyorum hastanelerde. Sırf egolarını tatmin etmek için hastalara karşı tıbbi ifadeler kullanıp karşısındaki insanları küçümsemek isteyen kişilik bozukluğu olan insanlar dolu ne yazık ki etrafta. Siz tıp alanında allame de olsanız, hayat kurtaran bir mesleğe sahip olduğunuz için egonuzu tavana da çıkarsanız, aracınızın bakımında bijonlarınızı iyi sıkmayan yahut frenlerinizi iyi yapmayan bir oto tamircisinin eline bırakıyorsunuz hayatınızı çoğu zaman. Yani doktorlar hayat kurtarıyor da, etraftaki diğer insanlar ne yapıyor? İnanın herkes birbirinin hayatını kurtarıyor ya da öldürüyor bu hayatta. Egomuz buna müsaade etse de, etmese de herkesin birbirinin hizmetkârı olduğu su götürmez bir gerçek.

Ya gazeteciler? Onların da yaptıkları işlerin doktorluktan ne farkı var? Bir doktor neşteriyle insan hayatına müdahale ederken, bir gazeteci aynı şeyi kalemiyle yapıyor. İnsanların hayatını müspet ya da menfi etkileme gücüne sahip bir meslektir o da. Keza diğer bütün meslekler de öyle. Hâkimin, savcının, mühendisin, doktorun ve dahi birçok mesleğin temelinde öğretmenlik mesleği yok mu? Peki hangi meslek, birçok meslek erbabının yetişmesine vesile olan öğretmenlikten daha üstündür? Birisinin varlığı diğerinin varlığına muhtaçken bu kibir, bu kendini beğenmişlik ve üst perdeden konuşma huyu neden? Mahallelerden birkaç gün çöpler toplanmasa, mahallede hatta şehirde yaşam sürdürmek imkânsız hâle gelirken ve günlük hayat içerisinde herkes birbirinin hayatını kurtarmaya bir şekilde devam ederken, bazı insanların kendi mesleklerini icra ettikleri sıradaki üstünlüğünü (!) kendince gerçek üstünlük olarak görmesini hayretle ve şaşkınlıkla izliyorum.

O yüzden profesör olsan, ordinaryüs olsan, allame-i cihan olsan ne yazar ki? Herkesin üstünlüğü kendi alanında. Bir şeyi çok iyi biliyor olmak, diğer bütün alanlarda da üstün olma ve diğer insanlara küçümseyici bakışlar atma saçmalığını beraberinde getirmiyor. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin cahilidir. Diyorum ya, ordinaryüs da olsan bilmediğin birçok şeyin cahilisindir. Aşık Seyranî yukarıdaki anlamlı dizelerinin devamında ne diyordu?    

“Âlemi tan eder yanına varsan 

Seni yanıltır bir mesele sorsan 

Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan 

Meclise gelir de erkân beğenmez

Her çeşit insandan bir kaç eşi var 

Mektepten kovulmuş günah işi var 

“Rabbi Yessir” de tam dört yanlışı var 

Tahsil etmek için irfan beğenmez  

Çıkmış yükseğine kaval öttürür 

Çoban köpeğine koyun güttürür 

Başını baltayla traş ettirir 

Gider berbere de dükkân beğenmez”

Devamını Oku

GÜLE GÜLE İNCİ TANESİ

GÜLE GÜLE İNCİ TANESİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ben kumdum

Denizin altında yatardım

Sonra

Bir istiridye kabuğunun içine doldum

Kabuk beni işledi, inci yaptı

Bir kabuğun içindeki inciden

Kimin haberi olur ki

Sen derinlere daldın, çok derinlere

Bu kabuğu avuçlarına aldın

Sudan çıkardın

Sen kabuğun içinden beni çıkarıp

Adımı inci koyana kadar

Ben kum tanesiydim

Senin avuçlarında inci oldum

Sevda oldum

Ne olur beni yeniden

Rüzgârlara bırakma

Ben bir kum tanesiyim

Yok olur giderim*

Bazı insanlar vardır insan hayatında; seni senden çok seven, seni senden çok düşünen. Tıpkı şairin dizelerinde bahsettiği gibi, henüz denizin derinliklerindeki istiridyenin içindeyken fark eder seni. Sen bir kum tanesisindir oysa. Ancak, o senin bir inci olduğunu söyler ve bunu ispatlamak için çırpınır durur. Buna kendin bile inanmazken üstelik. Sana seni anlatabilmek için verir bütün çabalarını, bütün uğraşlarını.

Hayatın umutsuzluk denizinde boğulmak üzereyken ve hiçbir çıkış yolu bulamazken çıkar karşına sıcacık bir ‘Merhaba’yla. Daha önce hiçbir dudaktan bu kadar güzel çıkmamıştır hiçbir merhaba. Etrafındaki milyonlarca merhabadan hiçbirine benzemez onunkisi. Çünkü hiçbiri bu kadar samimi, bu kadar canı gönülden değildir.

Bir gün istiridyenin içinden çıkarılan inciler tek tek dizilirken şahane bir ziynet eşyası gibi, birden bire kopan tespih boncukları gibi saçalanır yerlere. Çünkü o incileri çıkarmak için çırpınan el yoktur artık. Aniden yok olmuştur. Ve bir daha haber alamazsın ondan.  

Rengini bile bilmediğin gözlerine, derin karakterine şiirler yazarsın. Onun gönlüne açılır kalemlerin. Yazdığın şiirleri teker teker biriktirirsin heybende. Ve biriktirdikçe, şefkatini hissedersin yeniden, yazdığın dizelerde. Çünkü onun ruhu sinmiştir birçok şiirine inceden inceye. Sonra daha büyük bir şefkate, daha büyük bir merhamete ve daha büyük güzelliğe giden bambaşka bir yola girer, o güzelliğe ram olursun.  

Ve on beş yıl sonra yeniden gider o inci tanelerini tek tek dizen ve tek hamlede hepsini yerle yeksan eden ellerin sahibi. Yeniden dökülür gökyüzünden yıldızlar. Ve yeniden söner yıllar önce bir bir yanmış olan içindeki kandiller…    

On beş sene önce “inci” dediğin ve denizin derinliklerinden tutup çıkardığın istiridyenin içindeki o kum tanesi sesleniyor şimdi sana;

Gidiyorsun ya

Güle güle git en güzel inci tanesi

Güle güle git en anlamlı şiirin en anlamlı dizesi

Güle güle git uçsuz bucaksız denizin sonsuzluk mavisi 

Güle güle git…

Ama bu kez giderken şu dizeleri de yükleyip öyle git heybene…

İNCİ’NME

İncinmesin diye

Ağır adımlarla gidiyorum kalbinden

Sevdamın değdiği, ruhumun dokunduğu

Tüm hücrelerinden

İzlerimi sile sile

Olur ya

Varlığımın enkazı

Yara açmıştır gönlüne diye

Bütün duygularını inceden inceden

Öpe öpe gidiyorum kalbinden**

Güle güle inci tanesi…

*Şairi bilinmemekte.

**Şair: Narin Demirci

Devamını Oku

BAŞARIDA “ELON MUSK” MODELİ

BAŞARIDA “ELON MUSK” MODELİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün, Güney Afrika’da dünyaya gelen, şimdilerde de Amerika’nın en yenilikçi endüstri adamlarından biri olan ve sıra dışı düşünce yapısıyla bazılarının taparcasına sevdiği, bazılarının ise gölgesine bile kurşun sıkacak kadar nefret ettiği bir insandan bahsetmek istiyorum. Elon Musk’tan. Hatta “Beni ortadan kaldırsalar bu durumu umursamayacak insan sayısı her geçen gün artıyor. Ailem Rusların bana suikast düzenlemesinden korkuyor” diyen de ta kendisidir. Musk için “sıra dışı” ifadesini kullanmamın nedeni aslında gerçekten öyle olduğu için değil. İnsanlar (özellikle de patronlar) olması gerekeni yapmadıkları için Elon’un yaptıkları sıra dışı hale gelmiş durumda. Mevzu bu. “Nedir bu sıradan olan ve olması gereken şey?” diye soracak olursanız şayet, tek bir cümle ile cevap verebilirim size. “İşi ehline vermek.”

Güney Afrikalı PC Yayınları ve Ofis Teknolojileri, Musk’ın tasarladığı bir video oyununun kaynak kodunu yayınladığında Musk henüz 12 yaşındadır. O, yazılımcı yeteneğini makinelere uygulama kabiliyetiyle birçok başarılara imza atmış bir “çılgın”. İnsanların “deli” dedikleri hatta kimi zaman kendisinin bile karşısındaki gazeteciye, ellerini masaya koyarak “Sizce ben deli miyim?” diye soran bir çılgın hem de. Kim bilir belki de insanların kendisine “deli” demelerini umursamış olsaydı, şu an Uluslararası Uzay İstasyonu’na bir ikmal kapsülü gönderip sağ salim dünyaya geri dönüşünü sağlamayı başaran bir insan olamayacaktı. Silikon Vadisi’nden taşıp Los Angeles’ın göbeğine sade, basit ve gerçek bir roket fabrikası inşa edemeyecekti. Üstelik pek çok roketi de sıfırdan üreterek. Kim bilir Tesla Motors, otomotiv endüstrisini heyecanlandıran tamamen elektrikli sedan Model S’yi hiç tanıtamayacaktı bile. Ve yine kim bilir bu iki ürün sayesinde Elon Musk iş dünyasının patronları arasındaki en nadir mertebelerden birine hiçbir zaman sahip olamayacaktı.

Elon’un yapmış olduğu işleri teker teker burada sıralamak istemiyorum. Hepsini de bilemem zaten. Bu zamana kadar yaptıklarına ilaveten, en son geçtiğimiz günlerde de “Twitter”ı satın almasıyla konuşulmuştu. Fakat ben bugün onun farklı bir yönünü ele almak istiyorum. Çocukluğu ve gençliği şu anda hiçbirimizin yaşamak istemeyeceği şekilde olumsuz anılarla dolu olan bu insanın, şimdilerde başarıya uzanan hikâyesindeki gerçek unsurun “işi ustasına vermek” olduğundan bahsedeceğim.

Musk, bu konuda tıpkı bir avcı gibi yetenekli insanları bulmaya ve onları kendi şirketinin bünyesine katmaya uğraşırdı. Genel olarak SpaceX’in alt kademesindeki mühendisler genç ve başarılı kişilerden oluşurdu. Tabii Musk bu seçimleri yaparken çok güzel bir yöntem uyguluyordu. “Musk, kişisel olarak önde gelen üniversitelerin havacılık ve uzay bölümleriyle temasa geçer ve sınavlarını en iyi derecelerle veren öğrenciler hakkında araştırma yapardı. Öğrencileri yurt odalarından aramak ve telefonla işe almak onun için alışılmadık bir şey değildi.” Bu cümleyi okuduğumda onun yetenek avcılığına hayran kalmıştım. Bambaşka bir hayat hikâyesi, bambaşka bir başarı hikâyesiydi onunkisi. Stanford’da öğrenci olduğu yıllarda Musk’tan böyle bir telefon alan Michael Colonno, “Bunun bir şaka olduğunu düşünmüştüm. Onun roket şirketi olduğuna bir an olsun inanmamıştım” diyor. Şöyle durup bir düşündüğünüz vakit gerçekten Michael Colonno’ya hak vermemek işten bile değil. Çünkü bir işverenin böyle bir girişimde bulunacağına ihtimal vermek mümkün görünmüyor. Genelde patronların iş için kendisine müracaat edilmesine ancak patronun, elemanı istihdam etmek için kırk dereden su getirmesine ve personeli üzerinden egosunu tatmin etmesine alışkınızdır bizler. Hatta birçoğu iş görüşmesi için personeli karşısına almaya tenezzül bile etmez. Büyük (!) patrondurlar ya kendileri. Elemanın arkasından koşan bir patrona denk gelmek, çölde vahaya denk gelmek gibi bir şeydir açıkçası. İşte Elon, iş dünyasında çöldeki vaha gibidir. O yüzden uzayı keşfetmek için yanıp tutuşan hem zeki hem de genç uzay bilimcilerin tutunacağı bir mecra, onlara heyecan veren, aşka getiren bir şirket oluvermiştir onun şirketi. Ki SpaceX bu gençlerin önünde, bürokratik hükümet yüklenicilerine katılmalarına gerek bırakmadan roket tasarlayan hatta astronot dahi olabilecekleri bir yol olarak duruyordur. Haliyle yeteneklerini göstermek, kendisini ispatlamak ve geliştirmek isteyen yetenekler için bu bulunmaz bir fırsattır. Dolayısıyla bunu fırsat bilen yetenekli, çalışkan gençler kendilerini yetiştirirken şirketi de yüceltiyordu. İşte Musk’ın yapmaya çalıştığı da tam olarak buydu. Ve başarılı oldu. Çünkü SpaceX’in amaçladığı şeyler yayıldıkça Boeing, Lockheed Martin ve Orbital Sciences’ten risk almaya hevesli olan iyi mühendisler de SpaceX’in bu girişimine, daha doğrusu amaçlarına iştirak ettiler.

Elbette, Musk ile bütün çalışanları burada yazmam mümkün değil ama Musk’ın yetenek avcılığından bahsederken Tom Mueller’i es geçmek istemem. Mueller “Tuhaf biri” olarak nam salmış, oduncu bir babanın oğlu ve pek sıra dışı bir kişilik. Çocukluğunda kendi kendine tamir işleri yapmaya çalışan bir meraklıydı. Nitekim bir gün ilkokula doğru giderken yolda parçalanmış bir saat görür ve onu özel bir projeye dönüştürür. Saat çalışana kadar her gün bir parçasını onarır. Aynı şekilde babasının çim biçme makinasını da onarır. Mueller bu olayı, “Babam eve geldi ve yeni bir makine almak zorunda kalacağını düşündüğünden çok öfkelendi. Fakat ben makineyi geri topladım ve çalıştı” diye aktarır. Daha sonra roketlere tutulur ve posta yoluyla küçük setler almaya, böylelikle talimatlara uyarak küçük roketler yapmaya başlar. Ve henüz 12 yaşındadır. Mueller’in bundan sonra da yıllarca başarılarının ardı arkası kesilmez ve epeyce başarıya imza atar. Yıl 2002 olduğunda ise kendi roketlerini yapmak üzere havacılık ve uzay şirketi McDonnel Douglas’taki işini bırakır ve John Garvey’in atölyesinde takılmaya başlar. Musk’ın bir arkadaşı da kendisinden Garvey’in atölyesine uğrayıp Mueller’in tasarımlarına bakmasını ister. Mueller, Musk’la olan karşılaşmasına ilişkin olarak çalıştığı roketle ilgili, “Bana ne kadar itiş gücü olduğunu sordu. Daha büyük bir şey üzerinde çalışıp çalışmadığımı bilmek istiyordu. Ona evet dedim. TRW’de 650.000 poundluk bir itiş motoru üzerinde çalıştığımı ve her parçasını bildiğimi söyledim” diye konuşur. Mueller ve Musk bu konu üzerine saatlerce sohbet ederler ve Musk, karşısında roket yapmanın ayrıntılarını gerçekten bilen bir insanla karşı karşıya olduğunun farkındadır. Bunun üzerine Musk, Mueller’i uzay uzmanlarından oluşan yuvarlak masa üyelerine tanıtır ve gizli toplantılarına onu da dâhil eder.

Elon Musk, şirket bünyesinde toplayacağı insanları özenle seçiyor ve gerçekten onlardan iş öğreniyordu. Bu sadece SpaceX için değil Tesla Motors için de geçerlidir. Eberhard ve Tarpenning 2003 yılında kurdukları şirketin adını, elektrikli motorların mucidi ve öncüsü olan Nicola Tesla’ya saygılarından dolayı Tesla Motors koyarlar. Şirketin kuruluşunun ardından kurucular ana yatırımcı olarak Musk’ı düşünürler ve bu fikir kısa zamanda hayata geçerek Musk 6 buçuk milyon dolarlık yatırımla Tesla’nın en büyük hissedarı, aynı zamanda başkanı olur. Toplantıdan kısa bir süre sonra da J.B. Strabuel’i Tesla ekibine dâhil eder. Çünkü Strabuel de farklı fikirleri olan bir yetenektir. 1.600 dolara “berbat durumda” olan bir Porsche’yi satın alarak onu elektrikli bir arabaya dönüştürmüştür. Strabuel, Porshe’nin ardından hem çekilebilecek hem de aküleri yeniden şarj etmek için kullanılacak benzinle çalışan bir cihaz yapar ve arabasına hibrit bir hava katar. Haliyle Strabuel, Musk için vazgeçilmez bir yetenektir.

Musk’ın hayat hikâyesinden bahseden Ashlee Vance, Musk’ı iyi tanıyan insanların, onu bir CEO’dan ziyade, “general” olarak tanımlamayı tercih ettiklerinden bahseder. Ve Musk’ın işe personel alma stratejileri için şunları söyler; “SpaceX’in işe alma modeli, en iyi okullardan en iyi kişileri bulma ve alma üzerinde özellikle durmaktadır. Ancak ilginin çoğu, yaşamları boyunca A tipi kişilik özellikleri sergilemiş olan mühendisleri bulmaya harcanmaktadır. Şirketin yetenek avcıları, robot yapma yarışmalarında mükemmel seviyeye gelmiş ya da sıra dışı araçlar yapmış olan otomobil yarışı meraklılarını aramaktadır. Amaç; tutkuyu hisseden, ekip çalışmasına uyum sağlayabilen ve metal ile çalışma konusunda gerçek hayat tecrübesine sahip kişiler bulmaktır.”

SpaceX’te yeteneklerin işe alımının başında beş yıl geçirmiş olan Dolly Singh’in de, “Küçüklüklerinden beri bir şeyler inşa eden kişileri arıyoruz. İşe alma bölümü SpaceX’in özel kuvvetleri gibiydi” dediğini söyleyen Vance şöyle devam eder, “Singh onları bulmak için bir takım zekice teknikler kullanıyordu. Akademik makaleleri ve yayınları tarayıp oldukça belirgin yeteneklere sahip mühendisleri avlaması, laboratuvarda çalışan araştırmacıları bulması ve üniversitelerden yetişmiş mühendisleri çekip alması ile ünlenmişti. Fuarlar ve konferanslarda SpaceX yetenek avcıları ilginç adayları polisiye bir roman gibi takip ve tespit ediyorlardı. Adaylara genellikle ilk görüşme için etkinlik alanı yakınındaki bir bar ya da restoranda buluşmak için yer ve zamanı gösteren birer zarf veriyorlardı. Görüşmeye gelen adaylar kendilerinin katılımcıların tümünün arasından seçilen bir avuç kişi arasında yer aldıklarını görmekteydi. Bu kişiler kendilerini derhal özel hissetmiş oluyorlardı.”

Musk’ın işe alma prensipleri ve tekniklerini cidden takdir etmemek elde değil. Özellikle Türkiye şartlarındaki iş dünyasını ve patron davranışlarını düşününce Elon Musk’ın neden bu kadar başarılı olduğunu idrak etmek zor olmasa gerek. İşi bilenlere karşı kendi egosunu yenmiş bir patron, hatta onlardan iş öğrenmeye hevesli bir patron gerçekten takdir edilmeyi hak etmez mi? Çalışanlarından işlerin nasıl yapıldığına dair detayları öğrenmek, hem kişisel gelişimine katkı için oldukça akıllıca, hem de işlerinin bilen insanlara emanet edilişi şirketin geleceği açısından oldukça önemli bir adım. Personeline karşı egosunu sıfırlayan, işçinin peşinde kendisi koşan bir patronu, takınmış olduğu bu tavrı asla küçültmez. Aksine büyütür. Nitekim Musk’ı büyüten de bu tavrı olmuştur.

Zira yine Vanse, SpaceX’in kurulduğu dönemlerde Musk’ın makineler ve roketleri yapabilmek için gerekenler hakkında çok az şey bildiğinden söz eder ve “Musk’ın bir CEO ve roket uzmanı olarak büyümesi, SpaceX’in de bir şirket olarak olgunlaşması ile beraber olmuştur. Musk, Falcon1 macerasının başında çok farklı bir dünya hakkında bazı temel şeyleri öğrenmeye çalışan bir yazılım yöneticisiydi. SpaceX’te ise iş hakkında bir şeyleri anlaması ve öğrenmesi gerekiyordu. Musk, roketler konusundaki bilgisinin büyük kısmını oluşturmak için ilk başlarda ders kitaplarından faydalandı. Fakat SpaceX birer birer zeki insanları işe almaya başladıkça, Musk onların bilgilerinden faydalanabileceğinin farkına vardı. SpaceX’te bir mühendisi yakalar ve bir çeşit supap ya da özel bir malzeme konusunda onunla çalışarak başının etini yerdi” der. Hatta şirketin ilk mühendislerinden biri olan Kevin Brogan’ın da bu konuyla ilgili, “İlk başlarda kendi konularıma hâkim olup olmadığım konusunda beni sınadığını sanmıştım. Sonra onun bir şeyler öğrenmeye çalıştığını anladım. Sizin bildiklerinizin yüzde doksanını öğreninceye kadar sizi sorguya çekmeye devam eder” dediğini söyler.

Uzun zaman önce internette denk geldiğim ve Steve Jobs’a ithaf edilen bir söz geldi aklıma. Jobs diyor ki, “Zeki insanları işe alıp, sonra onlara ne yapacaklarını söylemek mantıklı gelmiyor. Biz zeki insanları işe alırız ki, onlar bize ne yapacağımızı söylesinler.” İşe bu minvalde baktığınız zaman Musk ve Jobs gibi insanların neden ün salmış başarılara imza attıklarını anlamak hiç de zor değil.

Musk’ın çocukluk, gençlik, olgunluk derken hayatının bazı alanlarına dair alınması gereken dersler olsa da, benim dikkatimi celbeden yukarıda bahsettiğim noktalar oldu diyebilirim. Dini, dili, rengi, ırkı ne olursa olsun bu başarı bana Kuran-ı Kerim’deki Nisa suresinin 58’inci ayetini hatırlattı. Ne diyordu ayeti kerimede, “Şüphesiz Allah size emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa, 58). Ayet böyle söylerken şimdilerde yapılan birçok iş görüşmelerinde ve ortamlarda yapılan iş muhabbetlerinde açıkça ve de utanmadan, “Torpilin var mı?” diye soruyor kodaman kodaman patronlar. Ve artık herhangi bir devlet kurumu ya da özel sektör kurumunda iş yaptırabilmek neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Ya işten anlamayan insanlar işin başına getirilmiş ya da iş yapmak istemeyen bir insan güruhu. Yahut da herhangi bir sıradan işyeri ortamında aynı mevzu söz konusu. Çoğu zaman şahit olduğumuz durumlardır bunlar. Yapılacak küçük bir işlem için sizi bütün kurumun içini tek tek dolaştıran, hatta başka kurumlara bile yönlendirip sizi bile bile yoran bir personelin sonunda sizin işleminizi yapması gereken personel olduğuna hiç denk gelmediniz mi? O an neler hissettiğinizi merak ediyorum desem yalan olur? Çünkü tahmin edebiliyorum. Muhtemelen sinir küpüne dönmüşsünüzdür. Ya da işi bilmediği için sizi oradan oraya yönlendirerek ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getiren personellerle dolu etrafımız.

Ve tabii asıl mesele personellerde değil patronlarda. İnsan oturup bir düşünüyor haliyle; Torpilin var mı diye soran, başka bir işyerine transfer olur korkusuyla personelinin yükselmesinden rahatsız olan, onu taltif ederek bilgisinden daha fazla istifade edip hep birlikte büyümek yerine onu yererek enerjisini düşüren patronlar bir arpa boyu yol alamazken, uzaya dahi ulaşmak Musk’a nasıl olmuş da kısmet olmuştur diye. Personelinin yükseldikçe kendi iş yerinin de yükseleceğini düşünmeyen, iş yerinin kıymetinin personelin kıymeti kadar olduğunu hesap edemeyen patronlar! Siz Musk gibi olmayın. Zira personelinden bir şey öğrenmeyi ego saymayan deli bir patrondur Musk, Sizler akıllısınız (!), sizler zekisiniz (!). Sizler elemana yerini ve haddini bildirmek için elinizden geleni ardınıza koymayın. Ve sizler elemanlarınızdan bir şeyler öğrenirken bile onları aşağılayın ki, bir şeyler öğrendiğiniz anlaşılmasın ve personeliniz kendini asla değerli hissetmesin. Sizin de egonuz zedelenmesin haliyle. Ama personellerinizin her şeyin farkında olduğuna emin olabilirsiniz. Siz akıllı (!) olduğunuz için onların fark ettiklerini fark etmiyorsunuz. Sizler doya doya patronculuk oynarken, gerçek patronlar uzayı yol etmiş durumdalar. O yüzden de sizler hiçbir zaman kendi alanınızda bir Elon Musk olamayacaksınız. Çünkü sizler zannederim ki hiçbir zaman “İşi ehline vermeyi” aklınızdan bile geçirmeyeceksiniz. 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.