DOLAR

33,0758$% 0.02

EURO

36,2030% -0.03

STERLİN

43,0141£% -0.09

GRAM ALTIN

2.609,48%-0,17

ÇEYREK ALTIN

4.260,00%-0,30

TAM ALTIN

17.065,00%-0,30

ONS

2.456,87%-0,07

BİST100

11.139,46%0,05

BİTCOİN

2108180฿%-1.01576

a
alan18-kopya
Oğuz UÇAR

Oğuz UÇAR

10 Ocak 2024 Çarşamba

10 OCAK VE TÜRK BASINI’NIN ULUBATLI HASAN’I

10 OCAK VE TÜRK BASINI’NIN ULUBATLI HASAN’I
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her yıl takvimlerin 10 Ocak tarihini gösterdiğinde, mesleğim adına ayrı bir gurur ve sevinç yaşıyorum. Çünkü ben, bu günü çalışan gazetecilere “Bayram” olarak armağan eden “Türk Basınının Ulubatlı Hasan’ı, Hasan Yılmaer”in, öğrencisiyim…



Peki, kimdir Hasan Yılmaer? 10 Ocak ile ilgisi nedir? Hemen anlatayım;

Cumhuriyet’in ilanından 6 yıl sonra 1929 yılında dünyaya gelen Yılmaer, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olmasına rağmen, aşık olduğu işi gazeteciliği meslek olarak seçti.



Türk Basın tarihinde “Şeyh’ül Muharririn/ Yazarların Üstadı” diye anılan Burhan Felek başta olmak üzere, yeri asla doldurulamayan Abdi İpekçi, Nezih Demirkent, Çetin Emeç gibi bir çok usta gazeteci ile birlikte çalıştı. Türk Haberler Ajansı ve Hürriyet Haber Ajansı Genel Müdürlüğü yaptığı dönemlerinde Anadolu’nun dört bir yanında bu mesleğe insan yetiştirdi. Türkiye’de “Ajans Gazeteciliği”nin babası oldu.



Bülent Ecevit gibi bir siyasi liderin, “Gel partimizden Milletvekili ol. Daha sonra da size bakanlık verelim” teklifini kibarca reddetti. Onun aklı ve yüreği hep mesleğinde oldu. Yakın çevresinde olanlara da, kendisindeki meslek aşkını aşıladı. İşini severek yaptığı için bir çok gazeteciye “rol model” oldu.



* * *
1960 ihtilali olduğu dönemde Milliyet Gazetesinde Yazı İşleri Müdürlüğü yapıyordu. Gazeteciler o güne kadar patronların iki dudağı arasında çalışmak zorundaydı. Gazeteciler Sendikası’nın Başkanlığına seçilince, gazetecilerin sosyal hakları için harekete geçti.

Hukukçu kimliği ile 212 Sayılı yasanın taslağını hazırlayıp hükümete iletti.
Bu istekler kabul görüp 4 Ocak 1961 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanınca, gazete patronları neye uğradıklarını şaşırdı.

O dönemin Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul ve Yeni Sabah gazetelerinin patronları bir araya gelerek “Çalışan Gazetecilere göz dağı vermek” amacıyla 3 gün süre ile yayınlarını durdurma kararı aldı. Türk Basın tarihine “Dokuz Patron Olayı” olarak geçen bu gelişme karşısında Hasan Yılmaer ve arkadaşları geri adım atmadı.



Meslek hayatı boyunca “Arı Kovanına çomak sokmak”tan yorulmayan Hasan Yılmaer, 10 Ocak 1961 tarihinde gazetecileri Cağaloğlu’ndaki İstanbul Valiliğine doğru yürüttü. Başta kendisi olmak üzere o günün gazetecileri “Yasa ile tanınan sosyal haklarımızdan vazgeçmeyiz” diyerek haykırdı. Patronların “3 gün gazete çıkartmıyoruz” tavrına yanıt olarak da “BASIN” adını verdikleri bir gazeteyi devreye soktu.

Gazete patronları basın emekçilerinin bu tepkisini tedirginlikle izledi. Gazetenin 3’ncü sayısına “Basın emekçileri olarak elde edilen haklarımızın korunması konusunda elbirliğiyle mücadele edeceğiz” notunu düşen Hasan Yılmaer işte böyle “Türk Basınının Ulubatlı Hasan’ı” oluverdi.

* * * Ama ne yazık ki; 12 Mart 1971 askeri müdahalesine kadar “Çalışan Gazeteciler Bayramı” olarak kutlanan 10 Ocak, “Bayram” olmaktan çıkarıldı. O günden sonra “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılmaya başlandı.

Günümüzün gazetecilerine bakıyorum; Onlar mesleki hakların kazanılması için mücadele veren ne Hasan Yılmaer’i ne de onun arkadaşlarını tanımıyorlar. Eskiden “Bayram” olarak kutlanan bir etkinliğin neden “Gün” olarak değiştirildiğini de bilmiyorlar!
Mesleki kazanımlar açısından 1961 yılınının gerisine nasıl düştüklerini bile göremiyorlar!



* * *
Bugün ülke genelinde 3 bin 256 medya kuruluşu var. Bunun yüzde 97’si, iktidar tarafından kontrol ediliyor. Buralardaki gazetecilerin büyük bir çoğunluğu sendikasız çalışsalar da, kendi haklarının peşinde koşmuyor, koşamıyor!

Ama iktidarın resmi sözcüleri gibi hareket ederek gazetecilik (!) yaptıklarını sanıyorlar.
İktidara muhalif gazeteciler ise, ya gözaltına alınıp tutuklanıyor! Ya da onların çalıştıkları kurumlara para cezaları yağdırılıyor!

Böyle bir tablo içinde, siyasilerin 10 Ocak tebrik mesajlarını (!) hiç anlamıyorum.



* * *
Halbuki basın; yasama, yürütme ve yargı’dan sonra gelen bir güç olması gerekiyor!

Özgür basının olduğu ülkelerde herkes işini yapıyor. Yaşam kalitesi, sürekli yükseliyor.
Devlet güçlü, halk da mutlu oluyor!



Kim ne derse desin;
Basın özgürlüğü, gazetecilere tanınan özel bir imtiyaz değildir!
Basın özgürlüğü halkın haber alma hürriyetidir! Gazeteciler, TBMM’de Millet adına yasama görevi yapan Milletvekilleri gibi halkın haber alma hürriyetinin temsilcileridir.


Devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1925 yılında “Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir” diyor.

Şimdi bakıyorum da; “Neredeeeen, nereye geldik!”

Ömrünün 68 yılını bu mesleğe veren, Hukukçu kimliği ile Türk Basınına 10 Ocak Gazeteciler Bayramı’nı armağan eden ve 19 Ekim 2013 tarihinde aramızdan ayrılan saygıdeğer büyüğüm, Türk Basını’nın Ulubatlı Hasan’ı Hasan Yılmaer’i hiç unutmadım, unutmayacağım.
Kendisini ve kıymetli eşini saygı ve rahmetle anıyorum.

Devamını Oku

ATATÜRK YENİLMEZ!

ATATÜRK YENİLMEZ!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ey Atatürk’ün, Cumhuriyetin ve bu ülkenin düşmanları, sizlere sesleniyorum;

Siz bu ulusun; “Sağ, Sol” olarak bölündüğünü, “Türk, Kürt” diye ayrıştığını, “İnanan, inanmayan” anlayışı ile ters düştüğünü, spor dünyasında bile gönül verdiği renkler yüzünden birbiriyle zıtlaştığını mı? sandınız!…

Ama yanıldınız!

Bu millet açlığa, susuzluğa, hayat pahalılığına katlanır!
Her zorluğa göğüs gerer!  Ama Atatürk’e saygısızlığı, Cumhuriyet’e dil uzatılmasını asla görmezden gelmez!

Bunun için artık akıllı olun!
Türk’ün bulunduğu yerde bir değil, bin kere düşünün!
Çünkü bu milletin damarlarda “Asil” bir kan olduğunu unutmayın!
Böyle durumlarda, her şeyi bir tarafa bırakıp, tek yürek, tek yumruk olabileceğini hatırlayın!

Bunun son örneği Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da yaşandı.
Bedevi Arapları Atatürk’e olan düşmanlıklarını öne çıkarınca Türk Milletinin “Siz de kim oluyorsunuz?” tepkisiyle karşılaştı. Bu millet tek yumruk oluverdi!

Böylece bütün dünya bir defa daha bu ülkenin ATATÜRK’e olan bağlılığını görmüş oldu.

* * *

Bu konuda söylenecek çok şey var!
Ülkeyi yönetenlere sormak istiyorum;
Ne oldu da, eski adı ile “Cumhurbaşkanlığı Kupası” yeni adı ile “Süper Kupa” olan final maçını Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a taşıdınız?

Merak ediyorum, bu fikri aklınıza kim getirdi? Yine sizleri kim aldattı?

“Çöl Bedevileri”nin “Atatürk” tişörtleri ile atamızın sözlerinin yazılı olduğu pankartlara yasaklayıcı bir anlayış ile yaklaşacağını göremediniz mi?

Sizi yine birileri aldatmış (!) olacak ki;
Türk halkı “Atatürk Yenilmez” diye haykırınca siz de bu konuda halkı destekleyen paylaşımlarda bulundunuz.

Atatürk’ün yenilmeyeceğini, yok sayılamayacağını sizlerde bir defa daha gördünüz.

Türk Milliyetçiliği ayaklar altına aldıklarını sananlar, Atatürk’ün, şu sözlerini bir defa daha hatırlasın isterim.

Yüzyılın dehası Atatürk, Türk tanımı yaparken bakınız ne diyor:

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahana oldu. Bu sahana 7 bin senelik (en aşağı), bir Türk Beşiğidir.

Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; Sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu. Şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir”


Dünyayı aydınlatan güneşle oynamayın, yanarsınız!
Şimdi TÜRKÇÜ ve ATATÜRKÇÜ olma zamanıdır!
Arapçılığı bırakınız, sizleri de bu saflara bekliyoruz!

Unutmayınız; Çünkü Atatürk yenilmez, yenilmeyecek!

Devamını Oku

FENERBAHÇE’NİN ATATÜRK AŞKI

FENERBAHÇE’NİN ATATÜRK AŞKI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Milyonların kalbine taht kuran, meslek büyüğüm Uğur Dündar ile Twitter’da karşılıklı takipleşiyoruz.

Dün takvim yaprakları 9 Eylül 2023’ü gösteriyordu.
…Ve önüme Uğur ağabey’in attığı bir tweet link olarak düştü.

İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 101’nci yıldönümünde Fenerbahçe “Tüzük Tadilatı Kurultayı” toplanmış, Uğur ağabey de orada Yüksek Divan Kurulu Başkanı sıfatı ile genel kurula hitap ederken heyecandan sesi titriyordu.

Sözlerine İzmir’in kurtuluşundan başlamıştı Uğur ağabey, Atatürk’ün İzmir Hükümet konağına girişini anlatırken de duygulanmıştı. “Başta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Milli Mücadelemize katkı sağlayan tüm kahramanlarımızı saygı minnet ve rahmetle anıyorum” dedikten sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Büyük Fenerbahçe’nin çok kıymetli fertleri, bugün imkânsız görünenin gerçekleştiği, olmaz denilenin olduğu, tarihin akışına son dokunuşun yapıldığı gün. Yarbay Mustafa Kemal’in Çanakkale’de başlayıp, inançla, azimle, kusursuz ferasetle yazdığı o muazzam destanın altına imzasını attığı gün bugün. 101 yıldır ulusça elde ettiğimiz her başının altında, Türk evladının kalbine ve alnına nakşettiği o imzadan taşan inancın, heyecanın, feyzin yıldönümü bugün.

Zira o imza, “Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim” diyen emsalsiz bir dehanın imzasıdır. Ne mutlu biz Fenerbahçelilere ki, biz de kulüp olarak o destanın içinde hem de en önünde yer aldık.”

Salonu dolduranlar kendisini dikkatle dinlerken sözü Filenin Sultanları’nın başarısına getirip onları da kutladı ve bombayı patlattı:

“Şanlı Fenerbahçe’nin değerli fertleri, bugün 9 Eylül…
Bugün Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde 26 Ağustos’ta başlayan, 9 Eylül’de İzmir Hükümet konağından Yunan bayrağının indirilip Türk bayrağının göndere çekilmesiyle taçlanan bağımsızlığımızın 101’nci yıldönümü.

Bu tarihi günde, mabedimiz olan stadyumumuzun adının bundan böyle ilelebet FENERBAHÇE ATATÜRK STADYUMU olarak değiştirilmesi ve tescili konusunda, Başkanımız ve Yönetim Kurulumuza gereken yetkiyi, tek fire olmaksızın oy birliği ile vereceğinizden kuşku duymuyorum.”
Bu sözler üzerine salonda alkış koptu!
Belli ki, Atatürk denilince Fenerbahçe’de akan sular duruyordu.
Uğur ağabey, konuşmasının son bölümünde isim değişikliği konusunu destekleyen eski Başbakanlardan Şükrü Saraçoğlu’nun ailesine teşekkür etmeyi de unutmadı.
Sonuç: Fenerbahçe Genel Kurulu delegeleri tek fire olmaksızın bu teklifi onayladı.
Şimdi sarı-lacivertli kulübün stadyumunun adına saçlı, mavi gözlü Başkomutanımız Atatürk’ün adının verilecek. Ali Koç başkanlığındaki yönetim kurulu bunun için hemen harekete geçecek!
Resmi kurumlardan T.C kısaltmalarının kaldırıldığı, Atatürk isminin görmezden gelindiği, hatta ve hatta dualarda bile unutulduğu (!) birdönemde, Fenerbahçe camiasının ATATÜRK AŞKI ayakta alkışlanır.
Helal olsun bu kararı alan sarı-lacivertli yüreklere helal olsun!

Devamını Oku

NEDEN SÜRÜNÜYORUZ ?

NEDEN SÜRÜNÜYORUZ ?
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir önceki yazıma “Eğer çaresizseniz, çare sizsiniz diyerek başlamış ve Atatürk ile onun büyük mücadelesini anlatmıştım.

Atamız öncelikle aydın, milletine aşık ve Türk olmakla gurur duyan bir insandı.

57 yıllık yaşamı boyunca hiç durmadan bu millet için çalıştı, mücadele etti.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, bilgi ve birikimi ile bizlere ışık olacak sözleri söylemeye devam etti.

“Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar, evvela haysiyetlerini sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar!” dedi.

* * *
Ama biz ne yaptık?

Bedevilere özendik!
Okumadık, araştırmadık, öğrenmedik!
Günden güne Atatürk’ün yolundan uzaklaştık!
Din adına, Arap kültürüne teslim olduk!

Atatürk, batının medeniyet seviyesine ulaşmamız için çalışmamızı isterken, biz onu yanlış anladık. İlim ve teknoloji alanında kendimizi geliştirmek yerine, batının soysuz yaşam tarzını benimsedik.

Güzel bir coğrafyada yaşadığımızı unuttuk!
Toprağımızın kıymetini bilmedik!
Atatürk’ün “Millet’in efendisi” olarak tanımladığı köylüyü bitirdik, tarımı yok ettik!

Birbirimize sımsıkı sarılıp, hiç durmadan çalışıp üretmeyi beceremedik.
Önce, sağ-sol çatışmasıyla birbirimizi kırdık!
Sonra din ve mezhep kavgaları ile birbirimizden uzaklaştık!
Bize dini söylemlerle yaklaşan politikacıları her zaman çok sevdik!

Türk Milli Eğitimi’nin içi boşaltılırken gözlerimizi yumduk!
Andımız yasaklanırken sırtımızı döndük!
Yerli tohumlar yasaklanırken, işin ciddiyetini kavrayamadık!
Sahip olduğumuz değerler, elimizden bir bir uçarken hiç birini göremedik!
* * *
Aklıma şimdi bir hikaye geldi. İzninizle onu sizlerle paylaşmak istiyorum;

Çok eski zamanlarda, ülkenin birinde zalim bir hükümdar varmış.
O hükümdar zevk ve sefa içinde yaşarkan, halk baskılardan, vergilerden bıkmış. Bıçak artık iyice kemiğe dayanınca sonunda isyan etmişler. Sokaklara döküpüp hükümdarı protesto etmeye başlamışlar. Bu protestolar sarayın önüne kadar taşınınca, hükümdar halkın karşısına çıkmış ve onlara seslenmiş?

– Ey ahali, sizleri çok iyi anlıyorum. Ama bir anlaşma yapalım. Benim sizlerden bir isteğim olacak. Onu eksiksiz yaparsanız söz veriyorum, görevimden ayrılacağım.

Ahali sevinirken, hükümdar sözlerine devam etmiş;
– Şu havuzu görüyorsunuz değil mi?
Şimdi sizlerin yanında emir veriyorum. Havuzun üzeri gece yarısı olmadan tamamen kapatılacak. Sadece kenarında küçük bir delik bırakılacak.

Sizlerden isteğim şu; Şimdi evlerinize gideceksiniz. Hayvanlarınızdan sağdığınız birer kovayı sütü buraya getirip havuzun bu deliğinden içeri dökeceksiniz. Sabaha kadar bu havuzu süt ile doldurursanız, size söz veriyorum. Ben de görevimi bırakacağım!

Bu sözler üzerine halk sevinçle evlerine koşmuş. İnekler sağılmaya başlanmış.
Ama o anda hemen hemen hepsinin aklına aynı kurnazlık gelmiş. Hepsi de birbirleri ile sözleşmiş gibi;

– Ya neden ben o havuza bir kova süt döküp, sütü ziyan edeyim ki? Süt yerine bir kova su döksem, o kadar büyük havuzda bunu kim anlayacak? Diye düşünmüş.

Sabah olmuş, halk o havuzun çevresinde toplanmış. Halkın toplandığını gören hükümdar da havuzun açılmasını emretmiş.

Bir de ne görsünler? Havuz tamamen su ile doluymuş!
Ahali, birbirlerine suçlayıcı gözlerle bakarken, hükümdar gülerek halkın karşısına çıkmış ve şöyle demiş;

– Sizler benden bıktığınızı ve değişim zamanımın geldiğini söylediniz. Ben de bu isteğinizi havuzun tamamen süt ile doldurulması halinde kabul etmiştim. Ama görüyorum ki, ben görevimi bıraksam bile, siz kendi aranızdan yine bana benzeyen birini başınıza getireceksiniz.

O halde ben neden ayrılayım ki?

* * *
Kimse kusura bakmasın, bu hikayedeki halktan bir farkımız var mı?
Sanki kendimizde hiç kabahat yokmuş gibi karşımızdakilere saldırmayı alışkanlık haline getirdik. Daha da acısı cahil ve çıkarcı bir toplum olduk.

Hem değişim istiyoruz, hem üstümüze düşeni yapmıyoruz!

Muhalefet partilerin haline bir bakın hele!
Hamasi nutuklar, öfke patlamaları birbirini kovalıyor.
Ağız tadıyla bir televizyon bile seyredemez olduk. Açık oturumlara katılan gazeteciler, adeta siyasi parti temsilcileri gibi davranıyor.

* * *

Bu arada beni yaralayan bir şey daha oldu, onu da paylaşmak istiyorum:
Atatürk’ün kurduğu CHP’yi başarısız bir şekilde yürüten Kılıçdaroğlu, büyük taarruzun yıldönümünde, 26 Ağustos’ta Atatürk’ün adını bile anmadı!

İktidara kızarken bunu da görmek gerekmiyor mu?

Bu kadar dibe vurmuşluk yeter diyorum. Silkelenip kendimize gelmeli Atatürk’ün yolunda buluşmalıyız! Bunu başaramadığımız takdirde sürünmeye devam ederiz!

Benden söylemesi…

Devamını Oku

ÇARESİZLİK YOK, ÇARE ATATÜRK’ÜN YOLU

ÇARESİZLİK YOK, ÇARE ATATÜRK’ÜN YOLU
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Eğer çaresizseniz, çare sizsiniz!
Ne kadar müthiş bir söz…
Günümüzü de çok iyi özetliyor!
Çünkü hepimiz çaresizlikten şikayetçiyiz. Ama çare üretmiyoruz!
Bunun için sadece başkalarını suçluyoruz! Siyasetçilerden halka bulaşan bu hastalığın bizi nasıl da esir aldığını fark edemiyoruz!
Okumadan, öğrenmeden, sorgulamadan her şeyi bildiğimizi sandığımız için, bu durumdayız!
Bu yüzden yerimizde sayıyoruz.
Yerimizde saysak yine iyi…
Günden güne her yönden daha da gerilere doğru gittiğimizi bile fark edemiyoruz!
Çünkü; yaşadığımız bu çaresizlikte kendi payımızın da olduğunu, bundan kurtulmak için bize de büyük işler düştüğünü göremiyoruz!
Bu yüzden, zenginleşeceğimiz yerde, fakirleşiyoruz!

Daha konforlu yaşayacağımız halde, günü kurtarmaya çalışıyoruz.
Günü kurtardığımız zaman da kendimizi başarılı(!) sanıyoruz.

Ama, esas sıkıntı okumadığımızdan, öğrenmediğimizden ve etrafımızda neler olup bittiğini anlayamadığımızdan kaynaklanıyor. İçine düştüğümüz bu kötü durumdan bir türlü kurtulamıyoruz. Üstelik, kutsal kitabımızın ilk emri “Oku” olduğu halde bunu yapmıyoruz!
* * *
Peki çok mu? çaresiz bir durumdayız?
Hayır, çare hala bizde!
Çare, Atatürk’ü iyi anlamaktan geçiyor!
Dünyanın kasıp kavrulduğu bir ortamda cumhuriyetimizi kuran, kendi dönemi için “yüzyılın dehası” olarak kabul edilen, o büyük devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyor ve anlıyoruz?
Ona hakaret edenleri, onun başarılarını görmezden gelenleri ve dualarında bile unutanları (!) bir tarafa bırakıyorum. Atatürk’ü sevdiğini söyleyenler, izinden yürüdüğünü(!) iddia edenler, ne kadar onun yolundan gidiyor?
Bence, işin sırrı tam da burada gizli!
* * *
Son zamanların moda cümlesi “Yerli ve Milli” tanımı en çok Atatürk’e yakışıyor!
Çünkü o hiçbir zaman Türklüğünü inkar etmedi. Hiçbir devlete biat etmedi. Türk olmakla hep gurur duydu. 57 yıllık yaşamını milletine adadı ve tüm dünyayı kendisine hayran bıraktı.
Okuduğu 3 bin 937 kitaptan edindiği bilgilerle çevresine ışık saçtı. Osmanlı subayı olarak cepheden cepheye koşarken, o büyük imparatorluğun bittiği noktada Türk Milletinin gönlünde “Hürriyet ve Bağımsızlık” ateşi yaktı. Bunu başarmak için de hayatını ortaya koydu.
Cehaleti her zaman en büyük tehlike olarak gördü. Cehalet için, “Yenilmesi gereken en büyük düşmandır” ifadesini kullandı. Okuduğu kitaplardan aldığı güç ile bir adım daha ileri giderek “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi tercih edin!” deyiverdi. Çünkü milletine gösterdiği yolun ilimden ve bilimden uzak olmadığını iyi biliyordu!
Başkomutanımızdı, Başöğretmenimiz ve ilk Cumhurbaşkanımız oldu! Gönüllerimizde taht kurdu. Sonra da “Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar, evvela haysiyetlerini sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar!” diye bizleri uyardı.
Şimdi aynanın karşısına geçip kendimize bir bakalım mı?
Neredeyiz? Ne hallerdeyiz?
* * *
Hiçbir siyasi parti ayırımı yapmaksızın bütün insanlarımıza sesleniyorum; Beyler artık uyanalım!
Dinimizin ilk emri olan okumayı, anlamayı bir tarafa bıraktığımız ve kolaycılığı seçtiğimiz için bu hallerdeyiz. İşte bunun için her defasında kazıklanıyoruz!
Dış ülkelerin projesi haline gelen siyasetçilere biat etmediğimiz gün silkelenmiş olacağız! Atatürk’ün yolunda buluştuğumuz zaman kurtulacağız!
Çaresiz değiliz! Atatürk gibi büyük düşünmek zorundayız!
Çok çalışacağız, çok üreteceğiz, kültürümüze, tarihimize sahip çıkacağız.
İşte o zaman başaracağız! İşte o zaman tüm dünya bizi yeniden kıskanacak!
Biliyoruz ki, muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!
Yeter ki isteyelim…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.